Değerli okurlarım, Türk milleti olarak her birimizin ayrı ayrı üzerimize düşen acılardan payları aldığımız 6 Şubat 2023 saat 04:17’deki yüzyılın depremini geride bırakalı bildiğiniz gibi bir yıl oldu. Adana dahil toplam 11 ilimizde yaşamış olduğumuz bu ağır kayıplarla dolu felaketin ardından bu bir yıl içerisinde ne kadar yol kat edebildik? Acıları dindirebilmek için yapamasak da yaraları ne kadar tam olarak sarabildik düşündünüz mü?
Zaman kavramı bana göre herkes için görece bir izafi kavramdan ibaret. Yani bir yere yardım götürme, yetiştirme içindeyken zaman, kendiyle yarış gerektiren bir durumu anlatırken tam tersi bakıldığında bir yardım beklendiğinde aynı zaman dilimi, geçmek bilmeyen anları ifade edebilmektedir. Demek istediğim, depremi birebir yaşayan, ailesini, yakınlarını, komşularını göçük altındayken kurtarmaya çalışan ve çaresizlik neymiş hepimize sonuna kadar hissettirmiş olan zaman, aslında ne kadar büyük bir öneme sahipmiş onu da hep birlikte yaşayarak öğrenmiş olduk.
Depremin yıkıcılığını sadece yapılarda değil, ruhlarımızda da derinden hissettiğimizi de elbette kimse inkâr edemez. Ama zaman diyorduk değil mi, işte zaman yetmedi! Ne yardımları vaktinde yetiştirmeye ne de bir yıl olmasına rağmen yaraların tam olarak sarılabilmesine zaman yetmedi... Dikkatler farklı konularla dağılmamış olsaydı neden yetişmeyecekti peki onu hiç düşündünüz mü? Dikkatleri kolay dağılan bir millet değiliz, aksine biz birlikteyken çok daha güzel bir milletiz bu konuda yardımsever milletimiz her zaman elinden gelenin en iyisini yapan tek millettir bana göre o ayrı! Ancak buradaki dikkat dağınıklığından kastım, işin bizimle ilgili olmayan başka bir kısmıdır.
Zaman o kadar değerliydi ki tırlar otobanlarda son hız yardım taşımaya çalışırken diğer yandan göçük altında bekleyen yaşam savaşı veren depremzedelerin selaları daha onlar hayattayken okunması gereken bir acelecilikle verilmişti bile… İşte en çok can yakan ve yaşayan geride kalan bizlerin de ruhlarını enkaza çeviren esas konu sanırım bu hem acelecilik hem de zamanın yetişmemesi çelişkisiydi! Keşke böyle olmasaydı diyoruz evet ama depremin olacağı daha önce defalarca kez söylenmemiş miydi? Peki, profesörlerin defalarca kez uyarısına rağmen neden aceleci davranmak tercih edilmedi? Ben bunları tamamen depremi birebir yaşayan halkın içinden biri olarak soruyorum. Zamanı verimli kullanabilseydik, bozuk yapılara ya da zeminlere çok katlı binalar inşa ettirmeseydik yine de kader deyip geçilebilir miydi?
Elbette hayır! Ha bir de depremin olduğu üçüncü günün ardından kira ve ev fiyatlarının aynı acelecilikle tavan yapmış olması da yine kendimize sormamız gereken bir diğer soru aslında. Bu acele niyeydi, kira fiyat artışları konusunda? Peki yine bu acelecilik neydi, göçükten çıkmadan sela okunması konusunda? Ayrıca bir yıl içinde neden aceleci olamadık yaraların sarılmasını en kısa zamanda yapabilmek yerine, geciktirmemiz konusunda?
Bu noktada gelin hep birlikte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Erzurum depreminin ardından ne kadar hızla ve zaman kaybetmeden harekete geçmeyi sağlayan sözlerini bir kez daha hatırlayalım:
“Üçüncü Ordu Müfettişi Cevad Paşa’yı telgraf başına çağır! Depremde yaralanmış vatandaşlarımızı hemen ordu sağlık kurulları bakım altına alsın! Evi yıkılmış vatandaşlara ordu çadırları verilsin! Ordu gezgin fırınları hemen deprem bölgesine gönderilip halka ekmek pişirmeye başlasın! Erzurum Valiliği ile sıkı bir iş birliği kurulsun ve gelişmelerden beni haberdar etsin! / Mustafa Kemal Atatürk-1924”
Zaman geçecek ama kaldığı yerden devam etmeyecek hüznüyle, tekrar tüm milletimize geçmiş olsun, yaşamını yitiren vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet diliyor ve tüm yakınlarına ve tüm milletimize de tekrar baş sağlığı diliyorum. Zaman önemli, zamanı gelmeden öğrenemiyor insan…